YIKINTI FARESİ VE ONU TANIMAYAN BALIKLAR-SEYİT KÖSE

“ Ara sıra da olsa kaçıp kendime kalacağım bir yerim var” diye düşünerek gelmiştim yine deniz kıyısına. Banklardan birine oturmuş denizi seyrediyordum. Geceydi, bir kaç sokak köpeği ve havada uçuşan martıları saymazsak kimsecikler yoktu ortalıkta. Buraya her gelişimde adet edindiğim üzere gözlerimi denizin görünen en uzak noktasına dikmiş hayal kuruyordum. Tarifi imkânsız bir şey bu, en uçta duran geminin kim bilir nereleri gördüğü, kaç insana yataklık ettiği, onu gören çocukların duyduğu heyecan, gemiye dokunan dalgaların kıyıya vururken çıkardığı sesler…
Böyle hayal âleminin derinlerine inmeye çalışırken, arkadan gelen ayak seslerini duymamla bütün büyü bozuldu. Birisi, oturduğum bankın yanından yüzüme bile bakmadan geçip, kayalıklarda denize karşı bağdaş kurup oturdu. Özenle seçilmiş takım elbisesi, taralı saçları vardı. Yeni traş olmuş yüzünde bir aldırmazlık okunuyordu. Bu haliyle gören, Türk sinemasının unutulmaz jönlerine benzetebilirdi onu. Özel bir davete katılıyormuş havası vardı üzerinde. Tabi ben değil, güngörmüş bir ihtiyar görse, halinde hiçte imrenilecek bir şey olmadığını bilir onun. Güngörmüş biri olmadığımdan şimdilik bilemiyorum bunu. Fakat gerçekten şaşırtıcıydı doğrusu, gecenin bu saatinde burada ya saçı sakalı birbirine karışmış ayyaşları görürdünüz ya da benim gibi yine saçı sakalı birbirine karışmış ayıkları. O ise ne sarhoşlara benziyordu ne de benim gibi içindeki savrukluk dışına yansıyan hayat kaçamaklarına. Zihninde belirli bazı meseleleri halletmiş ve bu bedenine yansımış, kararlı, emin bir hali vardı. Yani nereden bakılırsa bakılsın ilginç bir tipti…
İlk şaşkınlığı üzerimden atıp adamı izlemeye başladım. İşin içine Ferrari falan katmanın bir anlamı yok, bu haliyle postmodern bir bilgeyi andırıyordu.
Bir ara cebinden bir kâğıt ve cam bir şişe çıkardı. Kâğıdı rulo haline getirip şişeye soktu, kapağı sıkıca kapatıp bütün gücüyle denize fırlattı. Eski zamanlarda olduğu gibi bir haberleşme yöntemi olabilir miydi bu, evet olabilirdi. Bir yerde mahsur kalıp kurtarıcı bekleyenler gibi, kurtarıcı bekliyor olamazdı adam. Öyle olsaydı bile en yakınında ben vardım. Birilerini kurtarmaya çalıştığı falan da doğru değildi, öyle olsaydı yine en yakınında ben vardım. Nostalji yapıyor veya içinde eskiye dair bir özlem taşıyor olmalı diye düşünüp, insanın anlamadığı her mesaj gibi bu mesaj da denizin dibini boylar nasılsa, diye mırıldandım…
Bir müddet daha oturup ayağa kalktı sonra, yanıma geldi. Cebinden bir kâğıt çıkartıp üzerine hafiften bir şeyler karaladı. Bunu yaparken suratındaki donuk hal ürkütücüydü. Kâğıdı bana gösterip;
—Bunu görüyor musun?
Kekeleyerek…
—Evet görüyorum.
Gözlerini bana dikip;
—Bu kâğıdın bir kopyasını şişeye koyup denize attım, üzerine şimdi yaptığım gibi adres yazmadım, adresi belliydi çünkü.
Kekelemeye devam ederek.
—Evet gördüm.
“Şimdi elimdeki nüshayı sana veriyorum ve dünyanızı terk ediyorum” dediğinde nutkum tutuldu, öylece kaldım. Onun buna aldırdığı yoktu…
“İşte adresi de yazdım üzerine” deyip, arkasını dönüp uzaklaştı. Üzerimdeki şaşkınlığı atamadan karanlıkta kayboldu.
Saatlerce aramama rağmen izine rastlayamadım. Elimde mektuba benzeyen garip bir kâğıt, bir adres öylece kaldım ortada. Neden sonra kendimi topladım. Kâğıdı katlayıp cebime koydum ve eve döndüm. Olayın şokunu birkaç gün üzerimden atamadım. O adam kimdi, şimdi neredeydi ve bu kâğıtta neyin nesiydi…
Aradan tam bir hafta geçti. Bir hafta boyunca kâğıdı düşündüm, kâğıdı cebimden çıkarmaya korkar bir halim vardı. İsmini bile bilmediğim adamın söyledikleri aklıma geldi sonra. Kâğıdı çıkarıp adrese baktım;
Yenice caddesi, kanarya sokak, düşler apartmanı no:4
Aylarca aramama rağmen, adamın yazdığına benzer bir yere rastlayamadım. Bir gün elimde bir kâğıt beni şaşkın şaşkın dolaşırken gören bir tanıdığım ne aradığımı sordu, adresi gösterdim. Şehrin dışında, benim şimdiye kadar duymadığım, bilmediğim bir yeri tarif etti, vedalaşıp ayrıldım. Tarif ettiği yere doğru yola koyuldum hemen. O adamla alakalı hayati bir mesele olabilirdi bu, bir çeşit görev bilinciyle hareket edip, uzun zamandır keyfimi kaçıran bu olayı neticelendirmek istiyordum artık. Tarif edilen yere vardığımda şaşkınlığım birkaç kat arttı. Verilen adres terk edilmiş, yıkık dökük yapılar topluluğuydu. Burayı gören bir zamanlar burada insanların yaşadığını düşünemezdi bile. Etrafa yayılan kötü kokuları ile yanmış, yıkılmış, virane bir yer…
Hayal kırıklığıyla oradan ayrıldım. Belki yanlış yerdir diye daha kaç ay böyle bir adres aradığımı bilmiyorum. Adresi bulmaktan ümidimi kesince, belli belirsiz düşüncelere daldım. Aklıma güzel bir fikir geldi neden sonra. Kâğıtta yazılanları bir yerlerde yayınlayabilir, böylece küçük bir ihtimal dahi olsa muhatabına ulaşmanın bir yolunu bulmuş olurdum. O adam belki de bu yaptığıma çok kızardı, lakin yapacak bir şeyim yok artık. Bu sorumluluk duygusu beni halden düşürdü…
İşte o kâğıtta yazılanlar;
“sevgili yıkıntı faresi ve onu tanımayan balık, Yıkılacağımı bile bile bu kenti geride bırakıyorum. Bir ağacın bana fısıldadığını işittim çünkü. Bütün çözülüşleri, boğuntuları terk etmek gibi asilce bir iş yapmak istedim. Bu kişisel ve bir o kadar da genellemeyle dolu, güzel ve bir o kadar da sakıncalı bir iş. Üstelik şairin kılıçtan keskin sözlerini duymamak için neler çektim, bilemezsiniz. Bir kez şair takımıyla cebelleşmeye tutuldun mu, imkânı yok baş edemez insan. Gitmek istediğini söylesen, ağaç desen…

Yeni ülkeler bulamayacaksın, bulamayacaksın yeni denizler
Hep peşinde izleyecek seni, durmadan seni kent, dolaşacaksın
….
Hep aynı kente varacaksın. Bir başka kent bekleme sakın
Ne bir gemi var ne de bir yol sana

Hali hazırda cevapları vardır mutlaka…
Burada mahsur kalışımın yirmi beşinci yılında, insaf sahibi birilerinin eline geçerde belki kurtulurum diye defalarca mektuplar yolladım. Her defasında postacının, omzunda çantası, o garip görünüşüyle, insanların viran ettikleri hayatlarının, posta kutusundaki o yığılmış mektupların üzerine bir yenisi ekleniyor. Belki tıkılıp kaldığımız bu adacıkta, nasıl sürüngenler gibi yaşadığımızın birileri de farkına varır diye bu netameli işte yıllarca çabaladım durdum. Bu son mektubum eline geçtiğinde ben çoktan yola çıkmış olurum. Az da olsa umudum var. Her ne olursa olsun kurtulmalıyım bu adacıktan. Bu kravatta yakamı iyiden iyiye sıkmaya başladı…

İnsanların bakışlarındaki o kolonyal etkiyi, bütün yontuları, acıktığımda gözlerimin ve bedenimin bütün uzuvlarının yiyebildiği tanrıları geride bırakırken attığım ilk adımın sesi, kemirebilirsin…”

Yoruma Kapalı.

Get Adobe Flash playerYapımcı wpburn.com WP themes