Bu şehre nasıl getirildiğimi sorma. Sanki bana gizli bir görev verilmişti. Daha önce Anadolu’ya adımını atmamış olan ben, gidip Anadolu modernleşmesini izleyecek, sosyolojik tespitlerde bulunacaktım. Aylık 18 lira maaş alacaktım. Ülkenin orta yerinde, bir dağın karşısında yaşayacaktım da yeme, içme, kira derdim olmayacaktı…
Daha önce bir dağ görmemiş olan ben, küçücük tepelere dağ demiş olmaktan utanacak mıydım kim bilir! Bana kalırsa her yükselti bir dağdı eskiden ve İstanbul’dan bakınca Anadolu hakkındaki fikrim de bu anlamda bir hezeyandı. Belki de beni buraya getiren gizli güçler yalnızca bunu anlamamı istiyorlardı. Sadece hafta sonları dışarı çıkmama izin veriyorlardı. Araştırmalarım için ben bu süreyi yetersiz buluyordum tabi. Tembel olduğumu söylüyorlardı, susuyordum. İşe yaramazın biri olduğumu düşünüyorlardı, gülüyordum…
“Bakın beni buraya getirdiniz, ben istemedim bunu. Hem zaten bu şehre gelir gelmez dağ konusundaki fikrim değişti, siz de bunu istemiyor muydunuz zaten”, dedim. Arkamı dönüp gidiyorken, tam da birkaç adım atmışken birisi koluma yapıştı;
—Sen bu şehirdeki Selçuklu mimarisinin gözde eserlerini gördün mü?
—Hayır, görmek istemiyorum, internetten görmüştüm, hem ben Selçuklu mimarisinden ziyade Osmanlı mimarisini seviyorum.
Adamların anladığı yok…
Hem zaten ilk raporumu aradan 3 ay geçtikten sonra verdim. Rapor dediysem öyle sayfalarca süren bir şey değil. Bir kaç satır yazı yazmıştım sadece…
Bu şehrin insanının görünüşte ne kadar modern olduğundan bahsetmiştim. Erkeklerin ve bayanların Paris moda günlerinden kaçıp buraya geldiklerini düşündüm ilkin. Sonra, giyimi, kuşamı, makyajıyla(Elbisesinin örneğini Paris’te bir defile de görmüştüm, tabi televizyondan) son derece güzel, alımlı, modern bir kızın elinde yere düşürdüğüm künyemle bana seslendiğini duydum;
—Bah hele…
Baktım, elinde künyemle karşımda duruyor. Bütün teorim yerle bir oldu. E bunu zaten Peyami Safa anlatmıyor muydu? Evet, öyleydi ama o günden bu güne anlayışlardaki sığlığın aşılmış olabileceğini düşünmüştüm, ne yazık!
Sonra kale çarşısı, havuzlu medrese, Hunat camii ve ismini unuttuğum nice başka tarihi eserin Anadolu modernleşmesinde ancak yukarıdaki olay kadar yer ettiğinden bahsettim…
Söylediklerine bakılırsa raporu fazlasıyla basit bulmuşlar. İtiraz edebilecek nedenlerim vardı elbette.Bir kere ben sosyolog falan değildim. Basit bir işçi veya amele değişim hakkında ne söyleyebilir ki?
Eskiden harç karardık biz. Sonra harcı tenekelerle inşaata taşırdık. Kaç katlı olursa olsun fark etmez. Güçlü kuvvetli adamlardık. Hazır beton diye bir şey çıktı şimdi. Beton kamyonu gelir ve sizin daha önceden hazır ettiğiniz yapıya betonu boca edip gider. Bir başkası gelir aynı işlemi tekrar eder, böylelikle tamamlanır bir bina…
Kime ne anlatıyorsam!
Anladım ki bunun bir yararı olmayacak. Sessizliği seçtim ben de. Kimseyle tek kelime konuşmuyordum. Anadolu modernleşmesi beni zerre kadar alakadar etmiyordu. Sosyolog olmasam da, değişimde beni buraya getiren gizli güçlerin parmağı olduğunu fark edebiliyordum. Lakin iş çığırından çıkmıştı. Bürokrat olan bu yaşlı adamların artık eskidiklerini anlamıştım. Değişimin kimler tarafından ne amaçlı yapıldığını biliyorlardı. Öğrenmek istedikleri şey, ziyadesiyle genç olan diğer bazı adamların bu işi nasıl becerdikleri idi. O geri kafalılar, statik akıllarıyla bunu öğrenemeyeceklerdi kuşkusuz. Belki de bunu bilemeden ölüp gideceklerdi.
Anadolu modernleşmesi beni ne kadar ilgilendiriyorsa bu da ancak o kadar ilgilendiriyordu…
Benden bir şey çıkmayacağını anladılar zamanla. Konuşmuyordum. Söylediklerinin hep tersini yapıyordum. Ben de bir çeşit akıl noksanlığı olduğunu sanmışlardı
.Aklım karşımda duran koca tepenin dağ olduğuna iman etmişti. Ruhum ise dağın doruklarından esen serin melteme kendini kaptırmıştı.
İşlerine yaramasam da bir süre burada durmam gerektiğini söylüyorlardı. Vatan borcu gibi bir şeymiş bu. Hocaya söylediğim gibi;
—Sen beni daha önce ateist sanmıştın ama yanıldın. Şimdi beni Müslüman sanıyorsun ama yine yanılıyorsun belki de…
Onunla aramızda aşılmaz duvarlar vardı. Onu da bu iş için seçmişler. Başarılıydı gerçekten. O kısa, tıknaz boyuyla kimse ondan şüphelenmiyordu. Kalabalık yerlere gidiyor, halkın yoğun olduğu camii, Pazar, çarşı gibi yerlere stant kuruyordu.
Ben ise dağın karşısında, bulunduğumuz alanın içinde, betonarme bir yapının yanında ekmek ufalıyorum kuşlara. Onların saçaklarda gün be gün artan yuvaları ve ötüşleri heyecanlandırıyor beni. Gizli güçlerin eylemsel planlarında, kitapçıklarında olmayan şeyler yapıyorum onlar için. Yuvadan düşen yavru kuşları yerine koymak üzere acil eylem planları hazırladım. Doğal bir sit alanı haline getirdim burayı…
Bugün bir rüya gördüm. Her şeye rağmen rüya görebiliyordum…
Havuzlu medreseyi bir kitabevi haline getirmişlerdi. İçerde iki yanda değişik çiçek isimleriyle adlandırılmış balkonlar vardı. Dışarıda medresenin girişinde sağa ve sola ayrılan, bir tarafta “bostan” diğer tarafta “gülistan” yazılı iki tabela. Bostan yazan bahçede oturuyordum. Yanımda bir kız vardı. Hüzünle bakan gözleri onu bahçede bulunan diğer insanlardan ayırıyordu. Bir şair onun buğulu gözlerine binlerce dizelik şiirler yazabilirdi belki de… Sırma gibi sarı saçları vardı. Özenle örülmüştü. Örgünün biri kuğuyu andıran boynunun yanından göğsüne dökülüyordu, diğeri omuzlarının üstünden aşağı sarkıyordu. Burnu hafif kemerliydi. Dudaklarının kenarında onu gizemli kılan bir ben vardı. Elbisesi, Yörük kadınlarının giydiği türdendi. Kırmızı, yeşil, sarı desenleri vardı. Parlak, simli kumaştan yapılmıştı.
—Benim İstanbul’dan düşlediğim Anadolu’sun sen, dedim.
—Neden, dedi.
Bunu uzun uzadıya anlatmaktan korktum. Gizli güçler falan olmayacak şey…
—Kusura bakma dedim, senden bir şey beklememeliydim.
Yüzüm kızarmıştı. Gözlerimi ondan kaçırarak;
—Oysa bir kuştan hiçbir şey beklemezsin.
—Hayır dedi kız. Ondan uçmasını bekleyebilirim. Ötmesini de bekleyebilirim, penceremin kenarına konmasını beklediğim gibi.
—Kuşlar sen beklemesen de bunları yapar zaten…
Gülümsedi kız.
—Senin onlardan haberin olduğu gibi onların da senden haberi vardır eminim, dedi…
—O halde neden habersizmiş gibi davranıyorlar? Neden ben onlardan pencereme konmalarını beklediğim halde buna yanaşmıyorlar? Benim onlara zarar vermeyeceğimi bilmiyorlar mı? Onlara ne kadar saygı duyduğumdan haberleri yok mu?
Derin bir nefes aldı kız..
—Vardır elbet dedi. Yalnız kendileriyle alakalı bazı sorunları vardır belki, senin bilmediğin. Onlara güveniyor musun?
—Evet, tabiî ki güveniyorum…
Günün ilk ışıkları yüzüme vururken uyandım. Sıçrayıp kalktım yerimden.”Evet tabii ki güveniyorum”, dilimde bu cümle vardı gün boyu. Gizli güçler deli olduğuma hükmettiler. Buraya getirileli bir yıl olmuş. Deli halimi göz önüne alıp bıraktılar beni. Gözümde büyüttüğüm dağa son kez baktım giderken. Huylu huyundan vazgeçmezmiş.”Tepe” dedim, tepesin sen, yüksek bir tepe. Bu kez ölenleri görmeliydim. Ve kuş olup gitmeliydim bir trenle…
Yoruma Kapalı.