Bulutların yoğun olduğu bir gündü. Yağmur bazen yağıyordu. Bazen de, her neyse… Beklemekten sıkılmıştım. Oysa söz vermişti, söz verdiğinde gelir sanıyordum. Zihnim, Erciyes’in etekleri gibiydi. Doruklarda biraz kar vardı. Bu mevsim hep böyle olurmuş, bildim. Bu mevsim ben de böyle olurum. Aklımın safiyetini yukarılarda bıraktım. O doruklar yok mu, o geçmiş, her neyse… Ben zaten bu hayatta dağ gibi duramadım. Öylece dalmışım karşısında. O buradan görünüyordu, yani zirvesi, ben görünmüyordum. Buna öyle inandırmıştım ki kendimi, yanımdan geçen bir adama çarptım;
-Önüne baksana kardeşim.
Tabi önüme bakmalıydım. Ama ben adamı kızdıracak denli umursamaz bir şekilde önce soluma baktım, olmadı sağıma…
-Deli midir nedir…
Mümkündür, pek akıllı olduğum söylenemez ama sağa döndüğümde, karşıdaki, girişi sarmaşıklarla süslenmiş, tarihi bir yapıda olan kitapçıyı görmemek delilik sayılabilirdi benim için. O adama bunu ispat etmek isterdim. O kadar söylendikten sonra arkasından koşup;
-Görüyorsun ya deli değilim, desem…
Daha önce buraya girdiğimi hatırladım, daha önce buraya saklandığımı… Üstelik onunla burada buluşacaktık galiba. Ah evet, ben deli değilim ama hafızam da pekiyi sayılmaz bu sıralar.
Merdivenleri indim, giriş kapısının önünde sağa ve sola ayrılan, bir tarafta “bostan” diğer tarafta “gülistan” yazan iki tabela vardı.
İçeri girdim;
-Efendim, ben buraya buyurdum geldim, tabii ki hoş buldum, zaten ben buraya hoş gelmemiştim.
Kitapçı gülümsüyor;
-Tütsüdendir.
-Haklısınız, tütsüden olabilir, canlıları yakıyor bu manzara, ne kadar çok kitap var, ne kadar çok…
Adamı şaşkın bakışlarıyla ardımda bırakıp, kitapların arasına girdim. Üst tarafta iki yanda, değişik isimlerde, değişik çiçeklerle süslenmiş, duvarlarında değişik tablolar olan küçük balkonlar var…
-Madam Bovary benimle şu sarmaşık balkonda bir çay içmek istemezler mi acaba?
Bu cesareti nasıl gösterebildim şaşıyorum. Kelimeler birden döküldü ağzımdan, birden korktum ve dışarı çıkıp biraz hava almak istedim, aldım da ama o yağmur yok mu, her neyse…
İki kâğıt ve bir kalem aldım kendime. Gülistan yazılı tabelanın gösterdiği bahçede bir masaya yerleştim. Duvarın kenarında saksıda çiçekler vardı, sağ tarafta Osmanlı süsü verilmiş bir simit arabası. Dışarıda ağaçlar yeşil bir fon oluşturuyordu ve ben iyiden iyiye sıkılmaya başlamıştım…
O geldiğinde ne değişecek bilmiyorum ama gelmese daha iyi olur mu sanki. Bu hali sevmeye başladım…
Bu masaydı evet, o bu masaya geleceğini söylemişti. Buradan ayrılmamalıyım. Garson kız, hayır garson değil. O yaşmağını feracesinin üzerine salmış bir saki;
-Ne güzel gözleriniz var, yüzünüz ay gibi parıldıyor…
Gülistan bahçesinde olduğumu hatırlıyorum birden;
“Yüzünde gerçeğin güzelliği yansıyan eşiği terk etmez”
Hayır, onun bana sunacağı şey bu olmamalı…
Rüzgâr esmeye başladı. Üstelik karşı masadan tuhaf adamların kahkahaları geliyor. Uzun saçlı olanı bana bakıyor garip, hem de çok garip. Nedense gülümsüyorum, korkudan belki, belki de, her neyse…
Sanki oradan yazdıklarımı okuyabiliyor.
Bana bakıp fısıldamaya başladılar. Hafif sakallı, sarı ceketli olanı sünepe birine benziyor ama diğerleri…
Umursamamaya çalışıyorum, görmezden geliyorum.
Nerde kaldı bu…
Anladım ki o beni sevmiyor. Sevseydi gelirdi. Anladım ki gelmeyecek. Gelseydi, her neyse…
Eşiği terk etmenin zamanı gelmişti sanki. Kitapçı kilidi kapıya takmaya çalışırken, yüzümü ekşittim. Hayır, bu gerçek değil. Garson kız, hayır o saki, bana yalan söyledi.
Merdivenlerden koşarak çıktım. Saat 12’ yi gösteriyordu. Her şey eski halini aldı. Geride ne bıraktım bilmiyorum. Pabuçlarım hala ayağımda ve boş sokaklarda koşarken bağırıyorum, bağırıyorum, bağırıyorum…
HER NEYSE-SEYİT KÖSE
Gönderen seyit köse tarih 12 Temmuz 2010
Yoruma Kapalı.