Ne zamandır bir yer düşlüyordu. Yemyeşil ağaçlık, ortada bir ev ve içinde yalnızca kendisi. Sıkılmıştı sıkıcı şehir hayatından. Bunalıyordu artık araba gürültüsünden. Mazot, benzin kokuları içinde, ağaçsız, çiçeksiz doğadan uzak. Sıkıntısını dindirmiyordu artık sinemalar, tiyatrolar, parklar. Sessizlik içinde hayalleriyle baş başa kalıyordu hep. Düşünüyordu bazen yemyeşil bir yerde yalnızca kendisi, İnsanlardan uzak, insanlara yaranma duygusundan uzak. Gönlünce koşup eğlenmek istiyordu.
Bir büyüsem diyordu. Bir büyüsem var ya…. Kocaman bir arsa alacağım, içine kocaman bir ev yaptıracağım yalnızca ben olacağım o evde, gönlümce koşup oynayacak, ağaçlara tırmanacağım diyordu.
İşte büyümüştü. Küçükken düşlediği arsayı alıp evi yaptırmıştı. Eskiden istediği gibi koşup oynayamıyordu belki, gönlünce ağaçlara tırmanamıyordu ama yalnızdı ya. Bu da yeterdi ona Muradına ermişti işte
Kategori Arşivi Genel
Hayallere Kaçış-Emine Sena ÖZ
Devr-i Cumhuriyette Bir Jöntürk:Ahmet Özcan-Halil ÖZ
Milletlerin tarihlerinin buhranlı ve kritik dönemlerinde adanmışlığın, cesaretin, onurun, erdemin ve ahlakın timsali bir nesil adeta başka bir âlemden gönderilmişçesine tarih sahnesine çıkar, tarihsel rolünü gerçekleştirir ve gelecek kuşaklara destansı bir mücadele mirası bırakarak ve bu mücadele azmini milletin derin iradesine emanet ederek tarih sahnesinden çekilir.
Bu miras sayesinde insanlar yokluklar ve imkânsızlıklar içerisinde en zayıf düşürülmüş anlarında dahi başkaldırma, savaşma ve kaderlerinin dizginlerini ellerine alma azmini ve cesaretini gösterirler. Bu miras sayesinde insanlar asla olmayacakmış gibi görüneni oldurma; imkânsızı mümkün hale getirebilme becerilerini büyük bir maharetle sergilerler. Tarihin sayfalarına kaydedilen o destansı mücadele mirası onlar için büyük bir örneklik teşkil eder.
“Bakın bizden öncekiler her şey bitti dendiği anda neler yapmışlar. Büyük yenilgimizi düşmana nasıl da pahalıya ödetmişler. Nasıl da pervasızca vatan topraklarımıza saldırmaya cüret eden düşmana dünyayı dar etmişler. Nasıl da analarından emdikleri sütü burunlarından getirmişler.” derler. “Biz de yapabiliriz, biz de başarabiliriz.” diyerek büyük kavganın ateşini tutuştururlar
Yeni Osmanlılarla başlayıp jöntürklerle devam eden muhalefet hareketinin son halkası olarak ortaya çıkan ittihatçılar, İmparatorluğumuzun yıkılış döneminde böyle bir destansı mücadele geleneğini kendilerinden sonrakilere miras bırakarak tarih sahnesinden çekildiler. Bu miras milletimizin tarihsel yürüyüşünde derin hafızamızın bir köşesinde canlı bir damar olarak devamlı varlığını sürdürdü. Zaman zaman bu damarla temas ederek milletin yanık ve hüzünlü türküsünü yeniden sonsuzluğa çığırmak isteyen namus sahibi, onur sahibi, vicdan sahibi sanatçılar, fikir adamları ortaya çıktı.Necip Fazıl, Cemil Meriç, Nurettin Topçu, Sezai Karakoç gibi edebiyatçılar ve düşünürler bu sesin değişik yansımaları olarak milletin gönlünde yer aldı.
“1980 Kuşağı: Şimdi Konuşma Vaktidir!” diyerek 80 kuşağını konuşmaya; ülkesinin, tarihinin ve toplumunun sorunları üzerinde kafa yormaya, fikir beyan etmeye çağıran ve bu kuşağın bu bağlamda en çok konuşan ve fikir beyan eden isimlerinden biri olan “Ahmet Özcan”, İttihatçıların mücadele geleneği ile az önce isimlerini zikrettiğimiz edebiyatçıların edebi geleneğini kendinde cem eden önemli bir fikir ve aksiyon adamı olarak karşımıza çıkmaktadır. Fikri ve eylemsel planda bu damarın en canlı, belki de tek temsilcisi olarak sesini aynı damara yaslanmaya çalışan yoldaşlarına duyurmaya çalışmaktadır.
Facebook sayfasındaki profilinde kendisisini özetle şöyle tanıtmaktadır: “Emperyalizmin parçaladığı, Kemalizm’in zehirlediği küçük bir ülkede doğdu. Ömrü her tür parçalanmaya karşı direniş ve her tür ideolojik, dini veya hayvani zehirlenmeye karşı antitoksin aramakla geçti. Hem vatan hem özgürlük, hem Allah hem de insan diyen bir imanı kılavuz edindi. Eşrefi mahlûkat olmayı hak etmiş insanlardan başka hiç kimseyi sevmedi. Emperyalizmi parçalayacak ve Kemalist zehri kusup özgürleşecek büyük ve emperyal bir ülkede onuruyla ölmek istiyor.”
Her kesimden aydın geçinenlerin, yazar çizer takımının, sanatçı ve edebiyatçı olarak adlandırılanların inatla ve ısrarla Enver Paşa’ya ve ittihatçılara sövdüğü bir zamanda o da inatla ve ısrarla Enverci ve İttihatçı olduğunu ilan etti. Emperyalizmi parçalayacak ve Kemalist zehri kusup özgürleşecek büyük ve emperyal bir ülke özleminin ancak bu damarın milletimizin bilinçaltından bilinç düzeyine çıkarılmasıyla mümkün olacağına inanmaktaydı. Çünkü bu damar milletimizi millet yapan asıl değerlerimizin mayalandığı ana damardı.
“Yeni Osmanlılar-Genç Türkler-İttihat Terakki Cemiyeti-Teşkilatı Mahsusa-Kuva-yı Milliye isimleriyle birbirinin devamı halinde beliren bu çizgi, içinde Türk, Kürt, Çerkez, Arnavut, Arap; Rum, Yahudi, Süryani, Dürzi; Asyalı, kuzey Afrikalı, balkanlı gibi bütün Osmanlı özelliklerini barındıran ve bu anlama gelmek üzere dönemin Paris basınının ‘Jöntürkler’ olarak isimlendirdiği bir kurtarıcı irade olarak sahneye çıkmıştır.” (*)
“Batının askeri, ekonomik ve kültürel boyutları olan her alandaki topyekûn saldırısına karşı, ‘Doğu’yu elde olan tek ve dar alanda, askeri-politik düzeyde savunmayı ifade eden bu çizgi, bütün paradoksları, iç çelişkileri, zaafları, yenilgi ve zaferleriyle bize aittir, tarihimizi ve milletimizi ifade eder ve bu güne uzanan belirleyici usül ve ruhuyla her varlık ve beka krizinde açığa çıkan bir ‘derin irade’ olarak yaşamaya devam etmektedir.”(*)
Bu anlamda yazar mücadeleyi adeta ittihatçıların bıraktığı yerden devralmıştır diyebiliriz. Yeryüzü, Yeni yeryüzü, Haftaya Bakış, Değişim, Yeni Ülke, Türkiye ve Dünyada Yarın dergilerindeki yazma serüveni bu görevin icrasına yönelik eylemler olarak anlam kazanmaktadır.
Haftaya Bakış dergisinde yayımlanan makalelerden oluşan “Sessizlik Senfonisi” adlı kitabında yazar bu milletin yüzlerce yıldır sessizce terennüm ettiği ancak kimsenin duymak istemediği ezgisini senfonik bir bestenin coşkusuyla yüksek sesle icra etti. Şeb-i Yelda adlı çalışmasında uzayıp giden gecenin en karanlık anında “ Güneş mutlaka doğacak!” diye haykırarak yüreklerimize umut tohumları serpti. “Derin Devlet ve Muhalefet Geleneği” adlı çalışmasında kutsal hiyerarşik düzen(din), zaman ve mekânda süreklilik anlamında gelenek(tarih) ve coğrafya unsurlarıyla mayalanmış Mezopotamya-Akdeniz havzasının derin devletini, devlet aygıtına çöreklenmiş mafya tipi derin örgütlenmelerden ayırarak derin devlete karşı milletimizi topyekûn özgürleştirecek bir muhalif hareketin ilkelerini ortaya koydu. “Teolojinin Jeopolitiği” kitabında devletle dinin tarihsel yürüyüşüne tanıklık etti. En son “Açık Mektuplar” adlı çalışmasında değişik coğrafyalarda ve değişik zamanlarda ortak insanlık davasını gütmüş ve bu uğurda acı çekmiş fikir adamı, sanatçı ve edebiyatçılarla samimi hasbıhallerle içini döktü. Kısacası o, her zaman ve durumda davası olmayan adam değildir diye haykırdı.Bu aleme garip gelip garip bir şekilde gittiğimizin bilincinde olan biri olarak evi barkı rafa koyup ölümsüz şarkının dudaktan dudağa geçmesi için bütün mesaisini harcadı.
Yenilmiş asilere en güzel çiçekleri takdim ederken yeni asilere, düzenin uslanmaz aykırı çocuklarına: “Buyurun yola, kaldığımız yerden devam edelim. Bu yolu bütün farklılıklarımız ve bütün renklerimizle, kendi özgün kimliklerimizi ve kişiliklerimizi muhafaza ederek hep birlikte yürüyelim.” teklifini sundu. Âdem’in çocuklarını Şeytan’a, Mammon’a tapmaktan vazgeçirmek için sürekli uyarılarda bulundu.
Moda akımların ve fikirlerin etkisinde kalmayarak ağlamadan, dili dolaşmadan, gecenin karşısında yumruğu çözülmeden, şafaktan utanmayıp aşkı da utandırmadan, üzerine yüreğinden başka muska takmadan yazdı, söyledi ve konuştu. Örnek aldığı ve pirim dediği İttihatçılar (Enver Paşa, Kuşçubaşı Eşref, Mehmet Akif) gibi milletimizin ve devletimizin dirlik, düzen ve bekası için durmadan fikri planda mücadele etti.
1980 ve 90’lı yıllar İslamcılık hareketinin tarihe ve topluma yaslanmayan herodyen ümmetçiliğiyle milliyetçilik arasında yerliliği bir denge olarak ortaya koydu. Yerli ve milli değerler üretemeden ortak insanlık değerlerine evrensellik anlamında bir katkı sağlayamayacağımıza inandı. Bunun için toplumsal ve tarihsel bir damar aradı ve aradığını Yeni Osmanlı-Jöntürk-ittihatçılık çizgisinde buldu. Yazara göre bu hareket, bütün zaaflarına, iç çelişkilerine ve eksikliklerine rağmen milletimizin tarih boyunca ürettiği milli ve manevi değerleri içinde barındıran varlık ve beka sorunu gibi kritik evrelerde toplumun direnç gösterebilme kabiliyetini ifade eden bir hareketti.
Yazar, Jöntürk hareketini kapsamlı bir şekilde incelediği “Jöntürk: Ay Işığına Tutunan Deniz” adlı makalesinde, onların fikri yapısıyla ilgili şu tespitte bulunur: “Jöntürklerin fikri yapılarının bu sığ ve eklektik karakteri, pratik sorunları acilen çözmeye dönük pragmatizmin ürünüydü.” Yazarın kendi yazılarındaki derinlikli ve doyurucu içeriğe rağmen yer yer eklektizm olarak algılanabilecek durumlar Jöntürkler’de olduğu gibi pratik sorunları acilen çözmeye dönük pragmatizmin ürünü olarak yorumlanabilir
Aynı makalede yazar, Jöntürkler’e yönelik, yabancı sefaretlerle ilişkileri, masonik bağlantılarıyla ilgili eleştirileri şu ifadelerle savunmaya çalışır: “Jöntürklerin bir kadro hareketi olarak örgütlenmesi ve tepeden yönetme/yönlendirme tarzındaki politikaları, gücün bulunduğu yeri doğru tespit ederek en kısa yoldan devşirilmesi amacına matuftur. Güç, hiçbir zaman, özellikle de Osmanlı yıkılırken halkta olmadı. Güç, devletlerin elindeydi ve jöntürkler, başından sonuna kadar bu doğru adreslerin etrafında dolaştılar. Öyle ki, ittihatçıların yabancılarla ilişkisi dahi tekrar onlara karşı kullanılacak gücün biriktirilmesini amaçlıyordu.” Yazarın yazma, aydınlatma ve kadro yetiştirme çalışmalarını da bu amaca yönelik eylemler olarak değerlendirebiliriz. Jöntürkler biriktirdikleri gücü milletin mülkünü elinde tutan mutlak otorite olarak sultana ve saraya karşı kullanmaya çalışırken Ahmet Özcan da devşirmeye çalıştığı bu gücü millet adına oligarşik zümreye karşı milletin özgürleşmesi ve mülküne(devletine) sahip olması yönünde kullanmaya çalışmıştır diyebiliriz.
Ahmet Özcan için fikirleri, son 20-25 yılda düşünce hayatımız üzerinde oldukça etkili olmuştur diyebiliriz. “Yeniden Düşünmek İslam Devlet ve Değişim” kitabında savunduğu görüşler soğuk savaş dönemi refleksleri üzerine bina edilen İslamcılık argümanlarını sarsmış ve farklı tepkilere neden olmuştur. Ancak teosentrik bir dille konuşmaya, anlaşmaya ve iletişim kurmaya alışmış bir camiada etnosentrik bir dille konuşması ve fikir beyan etmeye çalışması söylediklerinin yeterince anlaşılamaması ya da yanlış anlaşılması sonucunu doğurmuştur. Bu yüzden zaman zaman solculukla, milliyetçilikle itham edilmiş ve çok sert eleştirilere maruz kalmıştır. Yazarın klasik İslamcı akılla ve bu aklın argümanlarıyla anlaşılabilmesi pek mümkün görünmemektedir. Kendi ifadesiyle Jöntürkler’in Tanzimatçılarla çatışıp Kemalistlerce aşılması gibi kendisi de İslamcılık, solculuk, milliyetçilik gibi aynı sızıyı farklı kelimelerle ifade eden lakin hakikatin farklı parçaları olarak bir araya gelmeyi beceremeyen muhalif akımlarla çatışmış, ancak henüz birileri tarafından aşılamamıştır.
Son yıllarda yazma işine ara veren Ahmet Özcan televizyonlara hazırladığı belgesellerle çalışmalarını farklı alanlarda sürdürmeye devam etmektedir. Gelinen süreçte yazar oldukça yorulmuş gibi görünmektedir. Ancak bu yorgunluk pes eden, havlu atanlarda görülen bir yorgunluktan ziyade Oblomovluk hastalığına duçar olanlarda görülen bir yorgunluğa benzemektedir. Açık Mektuplar adlı kitabında İvan Gonçarov’a Oblomov üzerine yazdığı mektupta yer alan ifadeler onu daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır: “Biz “Doğu”lular, Bay Gonçarov, batılıların binbir merak ve heyecanla aradığını çoktan bulmuşta kaybetmiş gibi davranırız. Yaşamak nedir? Hayatın anlamı nedir? Kainat, dünya, tarih nedir? Savaş ve ölüm, aşk ve barış, tahakküm ve özgürlük nedir? Çok, hem de çok iyi biliriz. Tarih “biz”dedir Bay Gonçarov. Batılılar kelt kabileleri halinde insan eti yiyerek dolaşırken, “Doğu”, yıldızlar arası mesafeyi ölçüyordu. Ateşi ve suyu dizginliyor, atı ve kurdu terbiye ediyordu. Batılıların bütün gelecek “kurgu”ları, Doğu’nun masallarındaki “yaşanmışlığın ürünü sahiciliğin” yanında Cin Ali Tefrikası gibi kalır. Oblomov’u anlamak için, bu kadim ruhun yorgunluğunu anlamak gerekir.” Evet Ahmet Özcan’ın yorgunluğunu anlamak için bu kadim ruhun yorgunluğunu anlamak gerekir. Hayatın şifrelerini çözmüşlüğün ve yolun sonunu üç aşağı beş yukarı önceden kestirebilmenin vakarı ve dingiliğidir bu yorgunluk
Yazar oldukça romantik ve lirik bir dille kaleme aldığı “Jöntürk: Ay Işığına Tutunan Deniz” adlı makalesinde Derin irade olarak tanımladığı Jöntürk hareketini kronolojik olarak tarihi safhalara ayırırken imparatorluğun yıkılış sürecinde Enver Paşa önderliğinde büyük ve görkemli direnişi örgütleyen ve ittihatçılığın damgasını vurduğu son devreyi “Suyu Arayan Adamlar olarak Tavsif eder. “Son bir defa hırsla ve inançla büyük çınarı sulamak için su arayan, bu uğurda kendilerini feda eden, tarihin en görkemli direniş destanlarından birini yazan Jöntürklerdi onlar.” (*) Bu anlamda Ahmet Özcan’ın da okuma, yazma ve tefekkür eylemi kısacası bütün mücadelesi de hayat ağacımızı sulamak ve o ağacı, tarihin derinliklerine kök vermiş ve milletimizin gönlüne, ruhuna, kısacası tüm benliğine dal budak salmış o koca çınar gibi yeniden yeşertmeye çalışmak ve bu uğurda suyu aramaktan başka bir şey değildir aslında.
Suyu arayan adamın hikâyesini şairin ifadesiyle “Sızıyı gideren su/ Suyun sızladığını kimseler bilmezmiş.” Kabilinden, suyun da aradığını en güzel şekilde ifade eden Fuzuli’nin Su Kasidesi’nden iki beyitle bitirelim:
Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlara su
Kim bu denlü dutuşan odlara kılmaz çâre su
Dest-bûsı ârzûsıyla ger ölsem dostlar
Kûze eylen toprağum sunun anunla yâra su
*Jöntürk: Ay Işığına Tutunan Deniz, Ahmet Özcan, http://derinanadolu.tripod.com/01-08-03-jonturk.htm
Belki Bir Gece – Seyit Köse
Uzun uzadı ya bir gece koltukları kabarmış iplikler seçilip siyahla beyaz
Gölgesini arıyor pisi pisi burada kala kalmış hünerli ayaklarıyla
Biz yağmur diyoruz o ıslanıyor saçları sıfıra vurulmuş gözleri bire
Kahkaha nahoş eller tetikte ekrana bakarak ağlıyoruz insanlar
Güneş vuruyor perdelere
Perdelere kan giren evlerden ağlayarak kaçıyoruz
Avluda nöbet bekliyor biri simsiyah gözleri pisi pisi
Yağmur yağıyor Allahtan korkuyoruz çok korkuyoruz
Bir kapı kapanıyor diğeri açılıyor
Sabırsızlanan akşam ruhu eskimiş tüccar gibi bekliyor sinemizi
Elinin ayasını vurup üç kere öpecek en şuh kantatasıyla
Alnına götürüp sağdıç kılı kırk yarıp çıksak bu çıkmaz sokaktan
Koşsak mı iyi ne dersin bu fırtınada durulmaz ki
HOŞ ÇAKAL YAHUDİ 101-MURAT SOLGUN
Felaket berbat felekten çaldığımız
O gecenin en kritik anında
Köse başı ile köşe başı
Arasındaki amansız farkı
Fark edebilen
Ve olur olmaz her durumda
El çabukluğu marifet
Ustalıkla da çark edebilen
Bir bordronun
Sıkışıp kaldığı
Araya ustalıkla
Tıkışıp aldığı
Paça kaça olur
Maça çaça
Olur olur
Sen dert etme
Otur da başla
Ben ellerimi yık
Ayıp yahu
Le Kum Din’i Kum
Veli’ye din de
Deli’ye din değil mi
Sanki baba?
HOŞ ÇAKAL YAHUDİ 100-MURAT SOLGUN
Kuş tersi ile demir boku arasındaki
Uzantı problemini çözmek için
Bir araya toplanan kavatlar
Küplüce sırtlarında küplere binerlerken
Dolu bir tabanca ile
Yanlarından Haham Şeftalisi’ni
Dişleye dişleye geçen
Yassı burunlu
Rugan iskarpinli
Kelle kulak yerinde
Her “Parlatalım mı ağbi” sorusuna
Ömür törpüsü cevaplar verici,
Beykoz sırtlarında
Muazzam bir biçimde
Fayans döşemesiyle bilinen,
Kumkapı sahillerinde
Denize karşı fütursuzca işeyen,
Balat mıntıkasında
Sıfır sıfır bilmem kaç diye bilinen,
Makriköy civarında
“Yarın Yarin Yanında Yanin Efendi” ile
Nargilesinden üfürdüğü dumanlarla
Har vurup harman savuran,
Korkunç vartaları ustalıkla
Ve yanındaki üç-beş alıkla atlatan,
İş başa düşüncede
Cerrahpaşa Kapısı’nda
Kandilli bir selam çakmaktan
Asla ama asla hiç gocunmayan,
Vız gelip tırıs giden
Bir zamanın sarkacında
Anlattığı masallarla
Hepimizi mışıl mışıl uyutan,
Kafa kağıdının bile tarafımızca
Sahte olduğu
O yokken
Kendi aramızda açtığımız bahisle
İspat edemediğimiz halde
Bahsi bahis olmaktan kotaran…
Nasılsın
Ortaköy’de
Bir camide
Devlet tarafından görevli
Ve acayip Müslüman’mış gibi yapan
Saygıdeğer İmamımız
Josef İzak Ka Amca?
BATIDAN ÖTESİ DOĞUDUR ORASI VATANDIR-HALİL ÖZ
Koklanmamış bir çiçeksin
Rengin hiçbir göze ilişmemiş daha
Kokun ulaşmamış henüz hiçbir diyara
Uzanmamış hiçbir el sana
Dokunulmamış
Ah sevgilim!
Nazlı yârim
Ah Güzel vatan!
Yanık bir ezgisin gönülleri yakan
Bir keman ezgisi dinlerken içime dolarsın bazen
Bazen bir piyano melodisi olursun
Bazen bağlama bazen de tar
Düşlerin hasreti sinemi yakar
Ah sevgilim
Nazlı yârim
Ah güzel vatan
Bazen Asr-ı Saadet sevdası olursun
Bazen sosyalizm davası bazen Turan
Bazen Iraksın, bazen Suriye, İran
Bazen Ürdünsün, bazen Filistin, Lübnan
Kosova, Makedonya, Trakya
Balkan, Anadolu, Kafkasya
Mağripsin sen hem de maşrık
Ah sevgilim
Nazlı yârim
Ah güzel vatan
Biraz Romasın sen biraz Bizans
Biraz Selçuklu ve cem olmuş hepsi sende Osmanlı
Rumsun sen biraz biraz da Ermeni
Türk, Kürt, Arap, Acem
Makedon, Boşnak, Pomak
Senin bağrında mayalanmış bu millet-i pak
Ah sevgilim
Nazlı yârim
Ah güzel vatan
Hepsi senin evladın
Hepsi senin efradın
Ama kandırılmış, düşman kılınmış
Ama kandırılmış ve birbirine kırdırılmış
Arz-ı Mev’ud sunaklarına kurban olunmuş
Ey vatan!
En trajik ölümlerin rahminde döllenir sende hayat
Sen Doğusun, aşkın ölümle kardeş olduğu diyarsın

